REKTÖRDEN
Prof. Dr. Yadigar İZMİRLİ
                                                     
Dünya; özellikle son çeyrek asırda, hızlı bir şekilde, küresel bir yarışın içine girmiştir. Bu yarış; yeni buluşlar, yeni teknolojilerin keşifleri, bilgisayar alanındaki gelişmeler, nanoteknolojilerdeki inanılmaz buluşlar, uzay çalışmalarındaki hayal gücünü aşan gelişmeler ve gök taşlarında fosil arama çalışmaları, gezegenlerde canlı olup olmadığı, su kaynakları ve buzulların oluşu, kalınlığı ve benzerleridir. Kısaca, tek kelime ile izah etmek istersek, bu yarış ülkelerarası inovasyon yarışı’dır. Diğer bir ifade ile, çağımızın adı da inovasyon ve yeni buluşlar çağıdır. Deyim yerinde ise, hemen her gün, yeni bir buluş insan yaşamına giriyor ve yaşamın şeklini değiştiriyor. İnsanoğlu; istese de istemese de, bu değişikliğe ayak uydurmak zorundadır. Sadece ayak uydurmak değil, yarışta yerini almak için bunu algılamak, anlamak ve uygulamak zorundadır. Bu gelişmeler eskiden olduğu gibi, sadece Japonya’dan Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’dan gelmiyor. Korkutucu bir kütle şeklinde; Çin, Hindistan, Güney Kore gibi ülkelerden de geliyor ve dünya ekonomisini, bilim dünyasını yakından etkiliyor.

Bu yarışın bileşenlerinde; Ar-Ge çalışmaları, yetişmiş insan gücü, bu çalışmaların yürütüldüğü devasa laboratuarlar, teknoparklar, araştırma merkezleri ve çok büyük rakamlarla ifade edilebilen ekonomik destek yer almaktadır. Bu bileşenlerin en önde geleni kuşkusuz yetişmiş insan gücüdür. Bütün girdilerin planlayıcısı insan, kalitenin yaratıcısı da insandır. Kalite kavramının ana girdileri de bu bileşenlerle aynen örtüşmektir. Kalite; kurumsallığını tamamlamış üretim birimlerinin, küresel yarışta ben de varım diyebilen tüm müesseselerin ve gelişmiş eğitim öğretim kurumlarının sürekli hedefinde olan bir göstergedir. Gerek ulusal ve gerekse uluslararası gelişmiş birimler arasında yer almada belirleyici olan da kalitedir. Kalite, çoklu faktörlerin bir bileşkesidir.

Arzulanan hedefe ulaşmada, gelişmiş ülkelerin izlediği yollardan biri de; yetişmiş beyin gücünü teşvik etmek, ithalini kolaylaştırmak ve sonunda ithal etmektir. Bu yönetim uygulaması,  geçmişten günümüze devam eden, gelecekte daha da hızla artacağı tahmin edilen, stratejik bir politikadır. Nitekim, gelişmiş ülkelerdeki Ar-Ge kuruluşlarında çalışan akademik, teknik ve idari kadroya baktığımızda bir dünya mozaiği ile karşılaşırız. Bu mozaik farklılığı sadece özel yaşamda gündem konusu olur. Akademik yaşamda ise küresel fikir birliği vardır.

Çünkü, ancak bu şekildeki çalışmalarla arzulanan teknolojik gelişme sağlanabilir. Yapılan her bir çalışmanın, diğerini tamamlaması veya ona destek vermesi sonucu, bütünün yakalanması mümkündür.

Son yıllarda beyin göçünün geriye dönmesi gibi bir ifade kullanılmakta ise de, bu çok doğru değildir. En azından yeterli değildir. Yine de çok büyük bir beyin göçü gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere gitmektedir. Beyin göçü sadece kişinin ülke dışında çalışması veya bulunması da değildir. Ürettiği ürünü kendi ülkesine yararlı bir şekilde ulaştırması, kendi ülkesindeki bilimsel kuruluşlara aktarması durumunda, dışarıda olmak büyük bir eksiklik sayılmaz. Dışarıdaki o beyin ülkemizden giden yükseklisans ve doktora yapan gençleri yönlendirip,  yetiştirip ülkemize geri gönderebiliyorsa görevini yapıyor demektir.

Teknolojik gelişim; dünyanın geleceğine hizmet eden, insanlığın gelecekteki yaşamını belirleyen bir olgu olduğu kadar, aynı zamanda da görünmeyen bir savaştır. Bu savaşın galibi ve mağlübu vardır. Galibi teknolojik gelişmiş ülkeler, mağlübu da teknoloji fakiri ülkelerdir. Yani; biri idare eden, yönlendiren, imkanlardan daha üst düzeyde yararlanan, diğeri ise, idare edilen, yönlendirilen ve verilen direktifleri yerine getirenlerdir.     

Hemen burada aklımıza bir soru gelebilir. O da, bu yarışın galipleri zeki insanlar, mağlüpları daha az zeki olanlar mıdır? Yoksa; mevcut zekâyı geliştiren, ona işlerlik kazandıran, zekanın ve yeteneğin tezahür etmesi için uygun çevre koşullarını sağlayan, eğitim öğretimini şekillendiren ve verimli yönlendiren sistem midir? Elbetteki ikinci maddede belirtilen hususlardır. Bu hususların gerçekleşebilmesi, bilimsel esaslara dayanan eğitim öğretim, araştırma politikası ve insan yönetimini hedef alan toplum mühendisliği ile mümkündür. Kısacası akılcı bir politikadır. Bu; dogmatik düşüncelerden uzak, müspet bilim merkezli, kişi ve grup çıkarlarını gözetmeyen, sürekli kendini yenileyebilen, farklılıkları ve yetenekleri ortaya çıkarabilen, yeteneklere göre öğretimi yönlendiren, bütün bunları sağlayacak objektif düşünceli ve bilimsel gücünü ıspat etmiş eğitim kadrosuna inisiyatif veren bir eğitim politikası ile olasıdır.

Yer altındaki madenlerde olduğu gibi, zeka da işlenmeden ürüne dönmez. Zekanın ortaya çıkmasını, gelişmesini, şekillenip ürüne dönüşmesini sağlayan eğitim öğretimdir. Eğitimli ile eğitimi olmayan iki bireyin, zeka yönünden ayrımını veya mukayesesini yapmak genetik bilimine ters olan bir işlemdir. Önce eşit koşulların sağlanması, sonra mukayesenin yapılmasıdır. Bu prensip, bilimsel araştırma yöntemlerinin de temel kurallarından biridir. Çünkü, farklılıklar elemine edilmeden karşılaştırma yapılamaz. Kanımca ulusal eğitim öğretimin ana hedefi de bu olmalıdır.

Önce toplumun eğitilmesi için ortamın hazırlanması, ardından eğitim öğretimde izlenecek sistemlerin belirlenmesi gerekir. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerin öncelikle ağırlık verdikleri konu eğitim öğretimdir. Hiçbir gelişmiş ülke yoktur ki, kalkınmadan önce eğitim sorununu halletmiş olmasın. Veya eğitim sorununu halletmeden kalkınmış bir ülke olsun.  Gelişmişliğin farklılığı da budur. Eğitimsiz toplumlara kıyasla, eğitimliler çoktan arayı açmıştır. Çünkü, eğitilmiş toplumlar en önemli yolun müşterek aklı kullanmak olduğunu bilirler. Bunun için başvurulacak yol bilgi yoludur, eğitim öğretimdir. Nitekim, herkesten önce bunu, XX asrın insanı Atatürk söylemiş ve bizi uyandırmaya çalışmıştır. Ulu Önder Atatürk’ün; “Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüksek bir topluluk halinde yaşatır, ya da milleti esaret ve sefalete terk eder”sözü, bütün bu anlatılmaya çalışılanları özet ve veciz bir şekilde ifade etmektedir. Dileriz ki, bir an önce bu önerilere uygun ortam yaratılır, ülkemizde yanlışlar düzeltilir. Böylece, gerekli olan teknolojik buluşların gerçekleşmesi sağlanır, çağın gereğini yerine getiren ülkeler içinde yerimizi alırız. Türkiye çok büyük bir ülke, bunu çoktan hak ediyor. Bu hakkın teslim edilmesi bizim toplumsal borcumuzdur. Bu borcun ödenmesinde en büyük sorumluluk fikir üretenlere ve uygulamaları yönetenlere düşmektedir.

Süreli yayınlar, ortaya çıkışından bu yana, yayımlandıkları bilim alanının en yeni ve güncel bilgilerine ulaşmaya aracılık eden temel kaynaklar olmuştur. Bu dergilerin amacı, bilim insanları arasındaki iletişimi sağlamak; yapılan bilimsel çalışmaları, alana ilgi duyanlara aktarmaktır. Böylece, bilim dünyasına katkının da sürekliliği sağlanır ve belirli uzmanlık alanları için önemli arşivler meydana gelir.

Kuşkusuz, Üniversitelerin en önemli varlık nedenlerinden biri, araştırmaları ve bilimsel faaliyetleri desteklemek; bilimsel bilgiyi üreterek topluma sunmaktır. Bu hedefe doğru yol alırken, geniş bir dünya görüşüyle biçimlenen özgür bilimsel bakış açısını, yaratıcı düşünce gücünü ve insan haklarına saygılı yayınları, kamuoyuna aktarmayı ilke edindik. Çok değerli akademisyenlerin yanı sıra geleceğin önemli bilim insanları olacağına inandığımız genç meslektaşlarımıza da dergimizde yer verme, bilimsel yayınlarını teşvik etme gayreti içinde olduk.

Türkiye’de, genel olarak, dergi yayıncılığında, yaşanan en büyük güçlüklerden biri, kesintisiz olarak okuyucuya ulaşma yolunda karşılaşılan engellerdir. Dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alacaktır.

Derginin hazırlanmasına katkılarından ötürü, seçkin hakem kurulumuza, editörümüz Prof. Dr. Osman Nuri UÇAN’a, yazarlara ve tüm emeği geçenlere teşekkürlerimi sunuyor; gelecek sayılarda, yine sizlerin desteğiyle, daha da zengin bir içerikle buluşmayı diliyorum.


İstanbul Aydın Üniversitesi Rektörü